Seyir Defteri

Trabzon,Türkiye

Gençlik Kampındayım bu seferde Trabzon’da.  Belki Gençlik ateşi kaplamıştı her yerimi belki de lise çağımdaki gittiğim kamplardı beni buraya sürükleyen. Gerek Çanakkale olsun gerekse Çeşme’deki kamp olsun bana çok güzel arkadaşlıklar dostluklar, hobiler katmıştı. Belki bunlardan dolayı belki de hiç görmediğim bir yeri görmenin heyecanıydı beni Trabzon’a sürükleyen. Evet, gelmiştim Karadeniz’in deli fırtınasına. İl sınırına girmesiyle çehrem bir anda değişti. Her yerin bordo mavi olduğu, abartmıyorum kesinlikle her yer bordo maviydi çocuk parklarındaki salıncaklardan tutunda Tosbağanın rengine kadar her yer bordo maviydi. Şehir bu renkle kalkıp bu renkle yatıyordu. Bir den aklıma Barselona da geçirdiğim güzel günler belirdi. Tıpkı oradaki gibiydi her şey mimarisi tarihi insanı şehriyle ve takımıyla gurur duyuyordu.

Trabzon’u Tangent denen bir cadde tarafından ikiye ayrılıyor. Tangentın ismini matematik biliminden alıyor zamanında şehre teğet geçip giden bir caddeymiş ondan dolayı bu adı almış. Yanlış hatırlamıyorsam ismi UZUN Sokak olan bir sokağı var tıpkı İzmir’deki Kıbrıs Şehitleri veya İstanbul’daki İstiklal Caddesi gibi hareketli ve cıvıl cıvıl. Yanlara doğru açılan sokaklarda ise irili ufaklı Camiler bulunuyor. Cuma günlerinde bu sokakların öğle vaktinde kapalı olduğunu görebilirsiniz. Avni Aker Stadına doğru yürürken TOKİ’nin yaptırdığı güzel vadiyi görebilirsiniz. Gerçekten çok güzel bir park olmuş havuzları çardakları ile. Ramazan ayında burada çeşitli pazarlar çadırlar kurulup eğlenceler düzenleniyormuş. Avni Aker’e vardığımda ise hemen dikkatimi çeken stadın duvarlarında bulunan Trabzonspor’un tarihinde kazanmış olduğu kupalarla çekilmiş fotoğrafların bulunmasıydı. Trabzon ayrıca Yavuz Sultan Selim’in valilik yaptığı şehir olmasından dolayı tarihte ayrı bir öneme sahiptir.

Neyse kısa bir Trabzon tanıtımdan sonra gençlik kampıyla devam edelim. Avni Aker’in yanında olan spor salonun orda toplandıktan sonra kaydımızın teyit edilmesinden sonra minibüslere binerek Sultan Murat yaylasına doğru yola çıktık. Yol git git bitmiyordu. Sonunda Çaykara sapağından sapıp yayla yoluna girdik. Yaklaşık 2- 2,5 saatlik yolculuğun sonunda Gençlik Kampının yapılacağı yere gelmiştik. 2200 metre rakımdaydı kamp yerimiz. Kamp alanında 2 büyük çadır bunlardan biri eğlence çadırı diğeri ise yemek çadırı, yaklaşık 70-80 tane Kızılay Çadırı bulunmaktaydı. Ayrıca ambulans da bulunmaktaydı. Eşyalarımızı kamp ateşine yakın bir yere bıraktıktan sonra eğlence çadırına girdik ve kaydımızı tamamladık. Hangi çadırda kalacağımız belli olmuştu. Kampçıların birçoğu kendi arkadaş grubuyla gelmişti. Bizde kendi grubumuzla geldik. 5 kişiydik Recep, İrfan,  Çağlayan, Aydoğan ve bendik. Çadırlara yerleştirme tamamlandıktan geceyi beklemeye başladık. Ne de olsa ilk geceydi kurallar, etkinlikler liderlerin açıklanacağı geceydi. Kampın sorumları klasik konuşmalarını yapması ve de kamp alanının tanıtılmasıyla gece ilerliyordu. Ve artık takımlarımızın ve takım liderlerimizin belirlenmesi gelmişti sıraya. Bizim grubumuz Solaklı Deresi Yan Kampına bağlı bir takımdı.  Farklı illerden gelmiş farklı kültürlerin yetiştirdiği 17 kişi oluşturuyordu takımımızı. Liderimiz ise İBRAHİM AYAN’DI. Klasik tanışma faslından sonra kampın 2. Günü ne yapacağımız açıklanmasıyla herkes çadırının yolunu tuttu. Rotamızda Sümela Manastırı ve Trabzon gezisi vardı.

İkinci gün başlamıştı sabahın erken saatlerinde. İstikametimiz Sümela’ydı. Yolda söylenen şarkılar ve oyunlar ile takımımız iyice kaynaşmıştı. Fakat hala bir şey eksikti sanki. Bir adımız yoktu, uzun beyin fırtınaları vs tartışmalardan sonra Kaptan Şoförümüz Emrah Abi’den öneriler gelmeye başladı. Evet, hepimizin istediği bir noktaya dokunmuştu. Daha önce duyulmamış. Yerele hitap eden kelimeleri kulağımıza fısıldamaya başladı. Birde PAPAGUDİ dedi, bizde sorduk nedir bu diye. Patlamış mısır dedi. Aynen bizleri anlatıyordu, Türkiye’nin farklı bölgelerinden farklı illerinden kalkmış gelmiş kabuğu kırmış efe mi efe güzel mi güzel bizleri anlatıyordu. Hemen benimsedik ve üzerine birde sloganı geldi peşinden.

Alalım Papagudi,

Gidelim yiyelum,

Göze gelir sevdamuz,

Kimseye demeyelum…

 Ve sloganımız bulunduktan sonra arka beşlinin muhteşem bestesiyle bir şarkımız olmuştu.

Şarkılar, türküler, horonlar, oyunlar eşliğinde gelmiştik Sümela’ya. Doğa ile insanın mücadelesiydi adeta. Ne kadar zorlukla yapılmış bir yapıydı. Savaşlar(1 Dünya Savaşında Ruslar çekilirken bombalamıştır. ) görmüştü,  ama hala da dimdik ayakta duruyordu.  Sümela Manastırının M.S 3. Yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir.  Hikâyesi ise Atina da yaşayan iki kişinin aynı rüyayı görüp, rüyalarında, Hz. İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela’nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon’a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır. Sümela manastırında bulunan fresklerde bu konuya bol bol değinilmektedir. Trabzon’a giderseniz mutlaka görmeniz gereken bir yapıdır. Ayrıca eşsiz manzarası ile çok güzel doğa resimleri çekebilirsiniz.

Sümela Manastırını gezdikten sonra Trabzon’a doğru yol alıyoruz yeşilliklerin arasından. Trabzon meydanına geldik ve 3 saatimiz vardı gezmek için.  Yaylada hava serin ve bol bol çişe yağıyordu, kimi zaman ise yağmurluydu. Ondan dolayı ayağımıza balıkçıların giymiş olduğu sarı çizmelerden almak lazımdı. Hemen yola koyulduk Papagudi takımı ile sarı çizmeler arıyorduk. Önce ayakkabıcılar çarşısına girdik cümbür cemaat sonra oranın aradığımız yer olmadığını söyledi esnaf ahali. Sonunda bulmuştuk sarı çizmeleri ama sarı değildi! Olsun yine de aldık çizmelerimizi.

Ve sıra şimdi Trabzon’u keşfetmeliydik. Yerel yemekler için kuymak, Trabzon pidesi ve de Akçaabat Köftesi yiyebilirsiniz. Kuymak mısır unu, tereyağı ile kaşarın güzel karışımından oluşan enfes tadı olan bir yemektir. Trabzon pidesi ise birazcık yağlı olup kimilerine göre ise Trabzon ekmeğinin içine kıymanın konulduğu birazcık ağır bir pide olup Uzun Sokak’ın girişindeki Çardak Restaurant’ta yenilebilir,  son olarak ise Akçaabat köftesi ise Akçaabat yenmesi gereken güzel bir yemektir.

Merkezden biraz yukarı çıktığınızda ise Atatürk Köşkünü ziyaret etmelisiniz. Gerçekten muazzam bir mimari olup eşsiz Trabzon manzarası ile sizleri başka diyarlara götürmektedir. Ayrıca Köşkün tarihine gelirsek Rus, Konstantin Kabayanidis, tarafından 1903’te yaptırılmış olup, Birinci Dünya savaşı sırasında Rus ordu karargâhı olarak kullanılmıştır. Atatürk toplamda 3 kere ziyaret etmiştir. İlk ikisinde yatılı kalmamış, yalnız 3. Seferinde ise burada kalıp vasiyetinin bir kısmını burada yazmıştır. Ayrıca mimari açıdan inceleyecek olursak yapıyı; bina içerisinde Türkiye’deki ilk kalorifer sisteminin bu binada olduğunu ayrıca duvarların içindeki yollar ile binanın şömine sistemi ile de ısıtılabileceğin ve de balkondan akan suların sarnıçta toplanıp depoda toplandığını ve gerekli olduğunda evin su ihtiyacını bu sayede karşılanabilecek şekilde dizayn edilmiştir.

Kampın 3. Gününe geldiğimizde ise yolumuzun Trabzon’un incisi olan ve takvimlere kartpostallara fotoğrafları basılan şirin beldesine gidiyoruz. Evet, orası Uzungöl, eşsiz tabiatı, akan gürül gürül şelalesi, gölünde tutulan balıkların yanı sıra alabalık çiftliklerinde bulunduğu yerdir Uzungöl. Uzungöl’ün cami tarafına değil de dağ olan tarafına doğru gidilmesiyle otobüs yolculuğumuz sonlandı. Aslında bu Uzungöl macerasının başlangıcıydı. Hemen set göllerinde ve şelalelerinde PAPAGUDİ olarak çekilen fotoğraf, kumanyanın dağıtılması ve yenilmesinden sonra göl tarafına doğru yürüyerek başlanılan yürüyüş kimi zaman ben ve Aydoğan için bir jogging maratonuna dönüşmüştü efsanevi Rocky şarkısıydı. Daha sonra birkaç bisiklet kiralama yerinde yapılan incelemeler sonucunda bisiklet kiralanır ve dağ tarafına doğru olan bisiklet maceramız başladı, aşmakla bitmiyordu set göller ve şelaleler, sonunda pes edip geri döndük. Yolda yerel bal satıcılarına rastladık ve ballarını tadıp yolumuza devam ettik. Uzungöl’ün etrafında atılan bisiklet turundan sonra bisikletleri geri iade edip yaya olarak yolumuza devam ettik. Dikkatimizi çeken başka bir husus da çok fazla sayıda Arabistan’dan gelen turistlerin olduğu ve onların bindiği Amerikan Jeepleridir. Bunlara çekilen otostoplarda çok fazla başarı elde edemedikten sonra bizi alan Karadeniz gençleri ile bisikletle gidemediğimiz yerlere gitmeye başlıyoruz, akan suyun merkezine gitmek istiyoruz ama yol git git bitmiyor, dere boyunca kurulan çadırlar ve mangal sofralarını görüyoruz, ama amacımıza ulaşamadan geri dönüyoruz başka bir araba ile. Bu arada Uzungöl’de Keşan alabileceğiniz çok fazla sayıda hediyelik eşya satan dükkânlar bulunmaktadır. Ayrıca meşhur Sürmene bıçaklarını da bulabilirsiniz. Gölün kenarına oturup yemek yiyebileceğiniz gibi çay bahçelerinde oturup alkolsüz içeceklerde içebilirsiniz.

Kampın 4. Gününde ise kampta kalma sırası bizdeydi. Mıntıka temizliği ile başlayan gün daha sonrasında oryantiring ve paintball bilgilendirmesi ile devam etti. Kampta kalanlar kendi arasında ikiye ayrıldı ve bir kısmı paintball a giderken diğer kısmı ise oryantiring e geçti. Bizim grubumuz oryantiring ile güne başladı. Oryantiring aslında hazine avına benziyor bir bakıma. Tek tek oynandığı gibi takım halinde de oynanabiliyor. Biz takım halinde oynadık.3 kişiydik takımda ve hepimize aynı haritayı verdiler. Bizde hedefleri paylaşarak bir bir hedeflere doğru yol aldık, herkesin ayrı hedefi olduğu gibi birde takım halinde gitmemiz gereken hedeflerde vardı, bunları tamamladıktan sonra bitiş çizgisine gelerek oyunu bitirmiş olduk.

Oryantiring i başarı ile bitirdikten sonra sıra paintball’a gelmişti. İlk defa oynayacaktım ve saha gözüme ilk başta basit yani kolay ölürüm gibi geldi, ama havanın sisli yani bulutların üzerimizden geçtiğini düşündüğümüzde oyun aslında daha zor oldu, göz gözü görmüyordu. Kimin bayrağı alıp kimin vurulduğunu anlamak gerçekten zordu. Yaklaşık 30 dakika suren çetin ,boyalı topların ardı ardına yerde ve siperlerde patladı ama sonunda amacımıza ulaşıp bayrağı kendi kalemize getirerek oyunu kazanmış olduk.

Yapay duvar tırmanışı ve ip parkurunu ise hava muhalefeti yüzünden yapamadık…

Kampın 5. Günü gelmişti çoktan yarısını devirmiştik. Sırada kaya inişi vardı Rize’nin Kalkandere beldesinde, hayret verici çay tarlalarının içinden şelalenin yanından yapılan bir kaya inişindeydi sıra. Sabahın erken saatinde kalkınmasıyla birlikte heyecan artmıştı, yolda söylenen türküler, şarkılar oyunlarla bir anda geldik kaya inişi yapacağımız yere. Ufak bir yürüyüşten sonra çay tarlasının içinden geçip kaya inişi yapılacak yere geldik. Herkes sırayla bir bir aşağıya doğru iniyordu 60 metreden başarılı olarak. Ve sıra bana gelmişti en son inmeyi istemiştim, ama en son inemeyen oldum. Gerçekten güvenli olduğunu söylediler ve cidden de güvenliydi ama kendimin çok inandığım bir ilkem vardı. Kendimin inandığını yapardım ve yine kendimi dinledim ve de inanmadığım bir şeyi yapmadım. Aslında yapamadım.

Ve sonunda beklediğim gün(6.gün) gelmişti, hayatta en çok yapmayı istediğim ve de suyun içinde dans edebilecektim. Evet, ismi sizinde aklınıza gelmiştir, RAFTİNG! Zamanıydı artık. Su ile dans edecektik İkizdere’de. Sırayla her grup ayrıldı ve bize geldi sıra. Yağmur ufaktan çiselemeye başlamıştı. Nehir de tam kıvamındaydı coşkulu bir şekilde akıyordu. Azgın sularla dans ederken kimi zaman bota yatarak kayaların ve çalıların üzerimizden geçmesiyle parkurda ilerliyorduk, derken botun kıçının burnu ile yer değiştirmesiyle ön taraf arka, arka ise ön olmuş şekilde yol alıyordu. Sonra kendimizi düzeltip parkurun keyfini çıkarta çıkarta parkurun sonuna geldik ve amansız bir su savaşı başladı aramızda. Daha sonra gelen diğer raftingcilere de hoş geldin temalı bir su savaşı başlatarak günümüzün yorgunluğunu attık.

Kampın son iki gününe giriyorduk artık gitme vakti geliyordu yavaştan. 7. Gün kampta kalmıştık başka bir grupla birlikte. Yine mıntıkayla başlayan günümüz her gün yapılan akşam eğlencesi ile devam etmiştik.

Ve son gününde ise biraz daha hüzünlü bir ortam vardı. Ne de olsa son gündü. Belki de son kez bir araya geliyorduk PAPAGUDİ olarak. Onun burukluğu içimizdeydi. Havanın da serin olmasıyla beraber gün daha da berbat bir hal almıştı. O kadar alışmıştık birbirimize şimdi ayrılmak çok zor oluyordu. Bu 8 günde tam bir aile olmuştuk, hüznü de sevinci de paylaşmıştık. Nerden gelmişti bu ayrılık faslı.

Kampın 9. Gününde sabahında yapılan kahvaltıdan sonra kampetlerın uyku tulumlarının battaniyelerinin toplanmasından sonra artık veda vakti gelmişti lidere. Son sözler ve fotoğraflardan sonra eşsiz tabiatı geride bırakıp monoton tek düze hayata başlayan yolculuğumuz başlıyordu. PAPAGUDİ ile olan son otobüs yolculuğumuzdu maalesef. Ve gene gelmiştik. Trabzon merkeze inmekle birlikte PAPAGUDİlerin birkaçının memlekete doğru yola çıkması bir oldu. Daha sonra geri kalan ile buluşup Forum Trabzon’u gezip son gece kalacağımız yer olan D.S.İ ye doğru yola çıktık. (Cansu’ya, Ahmet’e ve Deniz’e teşekkürler) Ve uzun zaman sonra D.S.İ den içeriye adımı atmıştım. Güzel günlerim geçmişti bir basketbol oynayan olarak kulüpte. Fakat bu sefer farklı amaçla gidiyordum. Neyse hep beraber sahile indik ve darbuka eşliğinde söylenen şarkılarla eğlenip son gecemizi böyle geçirdik hep beraber….

Ve artık Trabzon defteri kapanıyor. Çok teşekkür ederim herkese. Sizleri hiçbir zaman unutmayacağım… Görüşmek üzere… 

Seyahat Tarihi: 2 Ağustos – 11 Ağustos 2009

 

 

August 19, 2009 Posted by | Yurtiçi | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 5 Comments

Batum, Gürcistan

Evet, bir yurtdışı gezisi daha ama bu sefer plansız hazırlıksız ve akılda olmadan bir anda türeyen bir düşüncenin sonuncunda gerçekleşti. Her şey Recep ELMAS’IN Gürcistan’a nüfus cüzdanı ile günü birlik gidiliyormuş! Demesiyle ortaya çıktı. Peşinden gelen; çeşitli şoförler ile Batum kaç saat çeker? Nasıl gidilir? Otostopla gidilir mi? Pasaportun geçerlilik süresi ne kadar olmalı?  Nerede kalınır? Neresi gezilir? Ne yapılır? Ve kiminle gidilir soruların aklımda belirlenmesi ile bu yolun ilk adımını atmış oldum.

İlk akılda oluşan sorular yapılacak gezinin maliyetiyle alakalıydı. Ne de olsa hazırlıksız yakalanmıştım. Ama gezinin Trabzon doğa kampından sonra olacak olması kesinlikle bir artı değer katıyordu. Neden derseniz öğrenim kredileri hesaba yatmış olacaktı ve de gezinin bir kısmı belki de hepsinin buradan tedarik etmek demek oluyordu.

 Para sorunu ortadan kalkınca şimdi ülkeler düzeyinde bürokratik sorunlar gibi konularla zihnimi karışmıştı. Gürcistan daha 1 sene önce Rusya ile savaş vermişti. Acaba tekrarlanabilir miydi? Gidersem ileride Rusya’dan veya Diğer ülkelerden vize alamama gibi konular söz konusu olabilir miydi? Acaba nüfus cüzdanı ile girmek mümkün müydü? İnternet ten uzak bir ortamda bu soruların yanıtı nasıl bulunabilirdi? Tabi ki bulunurdu. Her şey internet değildi tabii ki de günümüzde hala eski dostların olduğunu bilmek bile içimi ısıttı. Hemen Yunus Emre ALACA’YI aradım ve aklımdaki soruların hepsini ona sordum ve de benim yerime gerekli araştırmaları ve görüşmeleri yaptı.

Öncelikli problem vize idi. Gürcistan konsolosluğu ile görüştükten sonra 90 güne kadar vizeden muaf olunduğunu ve de pasaport ile giriş yapılacağını söyledi. Ayrıca nüfus cüzdanı ile girmek içinde görüşmelerin sürdüğünü söyledi. Bakalım belki KKTC den sonra Gürcistan’a da nüfus cüzdanı gireriz… Daha sonra Dışişleri ile ileride yaşanabilecek problemlere karsı bir görüşmede bulunuldu. Pasaportta Gürcistan giriş çıkışı bulunması Rusya’dan alınması muhtemel vizeler için şu ana kadar problem çıkartmamış.

İçim bu konuda rahatladıktan sonra artık hangi firma ile gidilir kaçta gidilir nerede kalınır ne yapılır kalmıştı. Yunus ile telefon konuşmalarından sonra gezilecek yerler ve kalacak yer konusunda sorunlar da aşılmaya başlanılmıştı.  Hostel bulunmaması kötüydü mecbur otele yüklü miktarda para bırakmak anlamına geliniyordu maalesef. Onun için tek yapılan çalışma ise sağdan soldan otel fiyatlarının sorulmasıydı. 

Batum’a gitmek için 2 seçenek vardı. Birincisi Trabzon’a otogarına gidilip firmalara sorulup kaçta kalkacağı ve de ne kadar götürüleceğiniz, diğeri ise otostop çekmek uygun mu? Bölgeyi bilmediğimden ilkini tercih ettim ve de otogardanMetro,  Ulusoy gibi firmalardan saatleri öğrendim.

Ve de ertesi gün için kendimi hazırladım. Ve gitme günü gelmişti. Unutmadan şöyleyim Gürcistan’ın para birimi LARİbizim LİRA ile hemen hemen denk. Gitmeden önce LARİ almak veya Dolar veya Euro almak mantıklı dururkenLİRA bile götürülebilir. Ama ben tercihimi Dolardan kullandım.

Ertesi gün olmuştu ve otogara DSI’nin misafirhanesinden ayrılıp otostopla geldim. Fakat ters olan bir şey vardı otogarda. Dun verilen otobüs saatleri değişmişti. Kahretsin ne yapacaktım şimdi derken aklıma ikinci seçenek geldi otostop mu çeksem dedim? Tam o düşünceler içindeyken yanımda değnekçi bitti ve neresi dedi? Batum diyince gel hele bir dedi ve yazıhaneye götürdü. Arabanın 10 da geleceğini söyledi. Bende kredi kartı ile ödeyeceğimi söyleyince bekle dediler ve anlamsızca 20 dakika bekledim. Nedense Kredi kartına uzak duruyordu Karadeniz insanları…  Bu sırada kabul ettiler ve Golden Turizm ile yola devam ettim. Bu sırada Prenseskalenin de Batum’a götürdüğünü öğrendim. Fiyatları ise 15-30 arasında kafalarına göre değişim gösteriyordu. Ne koparabilirsem düşüncesi yaygındı. Kesinlikle pazarlık yapmakta ve nakit para ile gitmekte fayda var.  Eğer Golden Turizm ile gidilecekse kesinlikle bir 15-30 dakikalık bir rötar sizi bekliyor. Arabalar İstanbul’dan geldiği için gecikmeler yaşanılıyor.  Otogarın dışından binilmesi ile Batum yoluna çıktım. Yolun 2,5 saat olduğunu söyleyeceklerdir yalnız siz onlara kulak asmayın Sarp sınır kapısına varana kadar birçok yerde anlamsızca molalar verildiğinden Sarp Sınır kapısına kadar 3,5 – 4 saat buluyor.

Daha sonra yurtdışı çıkış pulunun 15 TL karşılığında alınmasıyla birlikte sınırda pasaport ta girişi çıkış duty free gibi zorunlu veya zorunlu olmayan işlerin halledilmesinden sonra kendinizi BATUMi de yani Batum da buluyorsunuz, bir anda değişen bir hayat gibi. Hemen solunuzda bulunan BeachClublarda dans edip güneşlenen insanlar mı var desem yoksa Jet ski ile boğuşanlar var! Eğer Batum’a gidecekseniz ve de sınırda çok araba varsa sızın otobüsünüzü beklemenize gerek yoktur. Oradan kalkan Ford Transit dolmuşlar ile Batum’a varabilirsiniz 1 LARİ karşılığında ya da belediye otobüslerine binebilirsiniz ya da ben kalabalık çekemem derseniz taksi ile güzel bir pazarlıktan sonra kendinizi Batum’a atabilirsiniz. Unutmadan para ödemek istemiyorsanız otostop da yaygın olduğunu söyleyebilirim.  

Yolda giderken Türkiye deki hattınız belli bir süre çekmektedir. Kapsama alanımız bayağı geniş olduğunu orda anlamış oldum =) Batum’a giderken sağda hemen bir heykel belirir ve üzerinde yanlış okumadıysam iki yolunda kesiştiği bir coğrafyadan geçtiğiniz söylüyordu.  Birkaç km daha gidildiğinde Apsaros kalesi yine sağınızda kalmaktadır. Surlarla çevrilidir ve içine girdiğinizde çok değişik bir ortam sizi bekler. Üzüm bağından mısır tarlasına lahana bahçesinden kivi ağacına kadar birkaç çeşit sebze ve meyveler kalenin içinde sizi karşılar. Bunların yanında iki farklı grupta arkeolojik çalışmalarda bulunuyorlardı. Bir tanesi askerin yataklarının bulunduğu yerin kazılarını yapıyordu. Diğeri ise yine askerlerin bulunduğu ve burada gün içindeki aktivitelerin yapıldığı yeri gün yüzüne çıkartmak için çalışıyorlardı. Kalenin içindeki insanlar çok cana yakındır hele ki Almancanız varsa bütün Gürcistan tarihini öğrenebilirsiniz. Ayrıca Gürcistan dünyada ilk Hıristiyanlığı kabul eden devlettir.  Ve bu kalenin için 12 havariden biri olan Aziz Matthias in mezarı bulunmaktadır. Kale söylenene göre 1. Asırda yapılmıştır.

Kaleyi gezdikten sonra kendimi merkeze atmakta fayda var. Çünkü hala kalacak yerim yoktu. Hemen de çözmek istiyordum ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Hemen gözüme Türk lokantası belirdi, attım kendimi içeriye ve kalınacak yer hakkında yardım istedim. Onlarda hemen üst tarafında yani Katedralin üstünde Hotel Beso ile Hotel Artvin olduğunu söylediler. Hangisi diye sorduğumda ise Hotel Beso daha iyidir dediler. Öncelikle Artvin’e bakayım dedim hem fiyatlar hakkında bilgim olur hem de belki kıyak geçerler dedim. Ama demez olaymışım içindeki Bayan Gürcistanlı çıktı ve nedense kendisini Manukyana benzettim davranışlarından. Sezgilerim güçlüymüş ki bayan; 1 saat mi kalmak istiyorsun dedi bende hayır bir gün derken içerden bir adamı çıkarken gördüm ve kalınmaması gereken bir yer olarak işaretledim. Hemen yanında Hotel Beso ya geçtiğimde çok nazik bir Gürcü karşıladı kapıda ve nereden geldiğimi sordu ve Türk olduğumu öğrenince Türkçe konuşmaya başladı. Oteli ufak bir tanıttıktan sonra(Odayı gezdirdikten sonra) odanın fiyatını öğrenmeye geldi. Gecelik 40 LARİ dediler ve bu da yaz sezonu için güzel bir fiyat olduğunu biliyordum kısa süre kalmalar için. Ufak pazarlıktan sonra 2 gecelik kalma paramda indirim yaptırmayı başardım. 10 Larilik indirim benim akşama yemeğimi karşılayacaktı.

Eşyaları koyduktan sonra fotoğraf makinemi kaptığım gibi sokaklara attım kendimi. İlk durağım Batum Katedralioldu. Böyle anlı şanlı büyük bir katedral değildi. Klasik orta boyda bir katedraldi. Muhtemelen Katolik kilisesi olduğunu düşünüyorum.  Katolik kilisesinin yanında yoluma devam ederken bir de ne göreyim bu sefer harbiden Manukyanların olduğu pembe evlerin bulunduğu bir sokaktaydım ve bu kilisenin hemen yanındaki sokaktı. Fazla bir münasebet yaşamadan hemen yoluma devam edip şehrin en uzun yapısına doğru yol aldım. Bu bina Sheraton dır. Batum’a çok büyük bir Sheraton oteli inşa ediyorlardı. Ona doğru giderken eski Postane binasını geçtim. Ve ufak bir meydana geldim. Bu meydanda Avrupa birliğinin kurmuş olduğu mahkeme salonları ve de Ajara Eyaletini hükümet binasıbulunurken, Şehrin sineması ve de Gürcistan’ın sembolü olan altın postlu koçu tutan insan figürü gökyüzünde belirginleşmişti.

Gelelim bu heykelin anlamına; her ülkenin kuruluşunda belli efsaneler destanlar olduğu gibi Gürcistan’ında bir destanı vardı. O da bu heykeldi. Altın postlu koçu heykeli gücü sonsuzluğu egemenliği dünya liderliğini sembolize ediyordu. Ve kim bu koçu alt edecek olursa onlar dünyayı yöneteceklerdi. Belki de Dünyamızda ABD ile Rusya bu koçu alt etmek için Gürcistan’a yatırım yapıyordur kimbilir.

O meydanda sağımıza solumuza döndüğümüz zaman her tarafın restore edildiğini ve orijinal Gürcü mimarisini koruması için uğraşıldığı anlaşılmaktadır. Bu restorasyonun mali gideri ise Avrupa Birliği Fonların karşılandığını halk söylemektedir.

Denize doğru devam edersek bu meydanın sağından kendimizi çeşmelerin havuzların bulunduğu muazzam bir gösteride bulacaksınız. Çeşmelerin ve havuzların bulunduğu meydanı çevreleyen taş sütunların üzerinde müzisyen figürleri havanın gece olmasıyla değişen renkleri ile sanki meydanda çalınan şarkıların onlar tarafından çaldığı izlenimini vermektedir. Ve de çalınan şarkılardı ritme göre havuzdaki fıskiyelerden yükselen suyun yüksekliği ve de kaleografisi değişmektedir. Akşam olunca o meydanı izlemek ayrı bir keyif katıyor neşenize.

Hemen meydanın solunda ise eski zamanlarda Bizansların yaptığı antik tiyatrodan kalan sütunların arasından geçip sahile yani Bulvar atıveriyorum kendimi. Sağa doğru gidersek kendimizi Batum limanında buluruz. Limanın önemi ise doğal bir liman olması ve Karadeniz ticaretinde önemli bir rol oynamasıdır. Limanın hemen arkasında Rusların Ortodoks Kilisesi bulunmaktadır. Sağ tarafımızda ise 1800 yıllarda yaptırılmış olan Orta Cami bulunmaktadır.   Biraz daha ilerleyince Dikilitaş önümüzde bitir veririz. Anlamı ise 1941 ile 1945 yılı arasında Hitler hareketine karşı Gürcistan’ı savunurken verilen mücadeleyi anlatıverir.

Antik tiyatro kalıntılarından sola doğru gidersek ise eşsiz Karadeniz sahillerinin keyfini çıkartabiliriz. Deniz tarafında bulunan eğlence merkezleri ile beachclub diğer tarafımızda bulunan parkların keyfini sürerken yapılan inşaatların bizi bu şehrin on yıl içinde belki de Karadeniz’in Dubai’si olacağı düşünü birlikte getirmektedir.

Yolun sonunda ise yeni yapılan kocaman rezidansları görüp devamında ise dans eden çeşmeleri görebilirsiniz. Eğer dikkatli bakarsanız bu çeşmelerden akan suların oluşturduğu sekilerle anlam verebilirsiniz. Kimisi dans eden bayana kimi havlayan bir köpeğe benzerler… Devam ettiğinizde karşınıza yapay bir göl çıkar ve bu gölün içinde ufak ev maketleri vardır. Bu ev maketleri tarihten günümüze olan Gürcistan evlerini sembolize ediyor.

İkinci günde ise hedefimde botanik bahçe, akvaryum, milli park, dolpinarium ve yerel yemek olanhaçapuri  var. Sabah erken kalkıp minibüs ile botanik bahçenin yolunu tuttum. Yol birazcık uzundu yaklaşık 8-10 km merkezden uzak bulunuyor. Bu yol üzerinde Batum’un limanını ve de çevresini görme imkânınız oluyor. Yolda giderken ilgimi çeken bir bina oldu ve bu bina bir Satranç Klubü binasıydı. Daha sonra plajları ve mavinin yeşille karışımında ilerleyerek botanik bahçemize geldik. Hemen dikkatime takılan bir telesiyej oluyor. Ama uzun zamandır kullanılmadığı aşikârdı. Oturakları kırılmış, demirleri paslanmıştı.  Daha sonra botanik bahçeye giriş yaptığımdan sonra hemen bir harita olan broşürü satın alıp doğayı keşfetmeye başlıyorum. Bahçe de çok büyük ama gözünüz korkmasın güzel yönlendirme yapmışlar sadece nereleri göreceğinizi belirleyin ve de doğanın keyfini çıkartın kuşların muhteşem sesi eşliğinde.  Dünyanın çoğu kıtasından getirilmiş çiçekler ağaçlarla donatılmış bir tabiata kendinizi bırakın ve dertlerinizi tasanızı bıraktığınızı anlayacaksınız. 

Bahçeyi gezdikten sonra sırada akvaryumdolpinarium ve milli park var. Bunların hepsi aynı yerdedir. Milli parkın içinde dolpinarium(bazı mevsimlerde açık ), akvaryum(15 e yakın orta boyda akvaryum ve 1 adet büyük havuzun içinde birçok deniz canlısını görebilirsiniz), lunapark (eğlenebileceğiniz bir yer kesinlikle ufak ama eğlenceli) ve de hayvanat bahçesi bulunmaktadır.

Bu kadar gezdikten sonra aklınıza ilk gelen şey ne zaman yerel tatların keyfine bakacağız olmuştur eminim. Haçapuri Gürcülerin pidesi gibi diyebiliriz. Kapalı pidenin içinde Gürcistan’a öz peyniri ile tadına doyulmuyor. Binaların zemin katında bulabileceğiniz gibi(1 Lari) restaurantlarda da bulabilirsiniz(5 Lari). Ayrıca şarapları ve votkaları da deneyebilirsiniz. Yabancı alkoller Türkiye’den geldiği için fiyatları Türkiye’den daha pahalıdır.

Ayrıca sokaktaki marketlerde envai çeşit Türk markalı abur cubur bulabilirsiniz. Yalnız oraya gitmeden yanınıza bir rehber kitap almakta fayda var. Çünkü Batum’da onu tedarik edebileceğiniz dükkânlar çok kısıtlıdır. Hediyelik eşyaiçinse Bulvardaki seyyar satıcılardan veya akvaryumun girişindeki marketten hediyelik eşya alabilirsiniz.

Dönüş için birkaç ufak uyarı ve öneride bulunayım. Duty free den alışveriş yapmak için en az 3 gün ülkede bulunmanız gerekmektedir yoksa alışveriş yapamıyorsun. Pasaport işlemlerini yani çıkış işlemlerini bitirdikten sonra Sarp sınır kapısının orda bulunan taksi ile dolmuşlara binmemenizi tavsiye ederim. İleride bulunan Türkiye ‘ye hoş geldiniz barkovizyonun orda otostop çekerek Hopa’ya gitmenizi öneririm.  Buradan gece taşıtların çoğu Hopa ya gitmektedir ve Hopa’dan istediğiniz yere araba bulabileceğiniz bir yerdir.  

Umarım benim gibi güzel bir Batum gezisi geçirirsiniz. Yanınıza Türkçeden Gürcüce ye sözlük olursa yardımı çok olur. İngilizcenin işlemediği bir şehirdir maalesef. Uzun süre kalacaksanız ev kiralamanız daha uygun olacaktır.

Seyahat Tarihi: 12-14 Ağustos 2009

August 16, 2009 Posted by | Yurtdışı | , , , , , , , , , , , | 4 Comments

   

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.